İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Doğukan Tatar ve Berfin Hanalp ile “Sınır Hafızası” Üzerine

Van’ın derin coğrafyasında, Türkiye-İran sınırındaki göç yollarının sessiz tanıklığını ve rakamlara indirgenmiş hayatların onurunu merkezine alan “Sınır Hafızası” sergisi üzerine; sanatçı Doğukan Tatar ve küratör Berfin Hanalp ile derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdik. Tariria Kültür Sanat ve Gastronomi Merkezi’nin ev sahipliği yaptığı ve 24 Mayıs’a kadar sürecek olan bu sarsıcı projede; isimsiz mezarların soğuk gerçekliğinden kadınların iğne iplikle örülen güçlenme hikâyelerine uzanan, izleyiciyi vicdani bir tanıklığa davet eden sürecin kavramsal ve etik arka planını tüm detaylarıyla konuştuk.

-2024 yılında gerçekleştirdiğiniz iki aylık saha çalışması, Türkiye-İran sınırındaki göç yollarını ve mezarlıkları belgelemenin ötesinde bir süreçti. Bu sessiz tanıklık mekânlarını vizörden süzerek “kimsesizliğin izini sürmek”, sizin için salt bir belgeleme pratiğinden, kişisel ve sarsıcı bir tanıklığa nasıl evrildi?

Doğukan Tatar: Sahaya ilk çıktığımda vizör, benim için gerçeklikle aramda duran teknik bir kalkan gibiydi. Ancak Van’daki o mezarlıklarda, morg kapılarında veya gassalların çizmeleriyle karşılaştığımda, o kalkan kırıldı. “Kimsesizliğin izini sürmek”, sadece bir rotayı kaydetmek değil; o sessizliğin içine girip o insanların geride bıraktığı boşluğu hissetmek haline geldi. Fotoğraf makinesi bir noktadan sonra sadece belgeleyen bir araç değil, o insanların isimsiz bırakılmış onurlarını geri veren bir tanıklık köprüsü oldu. Bu süreç benim için mesleki bir faaliyetten, sınırın her iki yanındaki o ortak acının ve yitip gidişin ağırlığını omuzlarımda taşıdığım bir içsel yolculuğa dönüştü.

-Sergideki bir anlatıda, mezar taşlarının isimler yerine sadece soğuk rakamlar taşıdığı vurgulanıyor. Bir insanı sadece “825” gibi bir numaraya indirgeyen bu nesneleşmiş gerçekliği kadraja alırken, izleyiciye o numaranın ardındaki “kaybedilmiş hayatı” hissettirmek için kompozisyonlarınızda estetik ve etik dengeyi nasıl kurdunuz?

Doğukan Tatar: Bir insanı “825” gibi bir numaraya indirgemek, bürokrasinin en soğuk ve nesneleştiren yüzüdür. Kompozisyonlarımda bu rakamları kadraja alırken asıl amacım, o numaranın “soğukluğunu” vurgulayıp izleyiciyi bu mesafeyle sarsmaktı. Etik dengeyi tam burada kurmaya çalıştım; ölümü veya bedeni doğrudan teşhir etmek yerine, o bedenin yokluğunu simgeleyen nesneleri (bir mezar numarası, bir ipte sallanan giysiler) merkeze aldım. Bu kumpaslanmış rakamları 70×100 cm gibi büyük boyutlu sanat eserlerine dönüştürerek, onlara hayattayken tanınmayan o “alanı” ve “saygınlığı” sanat aracılığıyla geri vermeyi amaçladım. İzleyici, numaraya baktığında bir istatistik değil, o numaranın susturduğu koca bir yaşam öyküsünü görsün istedim.

-Van’ın o uçsuz bucaksız ama tekinsiz coğrafyasını fotoğraflarken, manzarayı sadece bir “yer” değil, trajedinin sessiz bir aktörü olarak nasıl kurguladınız? Geniş açılı kompozisyonlarınızda, doğanın estetik yüceliği (sublime) ile içinde sakladığı bu ağır insanlık dramı arasındaki gerilimi “yüksek sanat” perspektifiyle nasıl dengelediniz?

Doğukan Tatar: Van coğrafyası sadece bir dekor değil; kışın donduran sertliğiyle, yazın tozlu rüzgârıyla trajedinin bizzat uygulayıcısı ve gizleyicisi olan bir aktördür. Geniş açılı kompozisyonlarımda doğanın o uçsuz bucaksız “yüceliğini” kullanarak, insanın bu devasa yalnızlık karşısındaki çaresizliğini vurgulamaya çalıştım. Estetik yücelik ile insanlık dramı arasındaki gerilimi ise, manzarayı sadece “güzel” bir görüntü olarak değil, içinde bir bekleyişi ve “zamana dağılan ölümü” barındıran sessiz bir hafıza mekânı olarak kurgulayarak dengeledim. Manzaraya bakıldığında hissedilen o tekinsizlik, aslında doğanın içine saklanmış ama silinememiş o ağır tanıklığın kendisidir.

-Fotoğraflarınızın birinde mezarlığı saklambaç oynayan çocukların ve kuşların varlığıyla betimliyorsunuz. Ölümün mutlak sessizliğiyle özdeşleşmiş bu mekânın, yaşayanlar için bir oyun ve özgürlük alanına dönüşmesi, fotoğraf dilinizdeki ışık, gölge ve kompozisyon tercihlerini nasıl şekillendirdi?

Doğukan Tatar: Mezarlıklar genellikle sadece kederle özdeşleştirilir, ancak sınırın bu mahallelerinde mezarlıklar hayatın tam göbeğindedir. Çocukların o “ölümün mutlak sessizliğinde” saklambaç oynaması, hayatın her şeye rağmen devam ettiğini gösteren çok güçlü bir zıtlıktı. Fotoğraf dilimde ışığı, bu yaşayan canlılığı ve umudu simgelemek; gölgeyi ise o toprağın altında yatan gizli kalmış hikâyeleri anlatmak için kullandım. Kompozisyonlarımda yaşamı ve ölümü aynı karede birleştirerek, “yas tutma” eyleminin sadece kederli bir donmuşluk değil, gündelik hayatın içinde yaşayan kolektif bir bellek olduğunu hissettirmeye çalıştım.

-Toplumsal düzenin sadece birer “istatistik” olarak gördüğü bu hayatları merkeze alarak, aslında neyin “görülmeye değer” olduğuna dair hiyerarşiyi altüst ediyorsunuz. Bir mezar numarasını 100×70 boyutunda bir sanat eserine dönüştürerek paylaştığımız ortak dünyada onlara yer açmak, toplumsal görme biçimlerini yeniden düzenleyen bir müdahale midir? Bu fotoğraflarla izleyiciyi, kimin bu dünyaya “ait” olduğuna dair keskin sınırı yeniden düşünmeye nasıl zorluyorsunuz?

Doğukan Tatar: Toplumsal düzen, bu hayatları sınırda biten birer “istatistik” olarak görmeyi tercih ediyor. Ben bu fotoğraflarla, o hiyerarşiyi tersine çevirip “asıl bakılması gereken yerin” burası olduğunu söylüyorum. Bir mezar numarasını devasa bir sanat eserine dönüştürmek, o isimsiz hayata ortak dünyamızda bir yer açmak için yapılan estetik bir müdahaledir. Bu fotoğraflarla izleyiciyi şu soruyla baş başa bırakmak istiyorum: Kim bu dünyaya aittir? Sınırları biz mi çiziyoruz yoksa o isimsiz mezarlar mı bize asıl sınırın vicdanımızda olduğunu hatırlatıyor? Bu çalışma, “ait olma” kavramının pasaportlardan veya isimlerden çok daha derin, insani bir bağ olduğunu ve kimsenin aslında “sahipsiz” olmadığını kanıtlamayı amaçlıyor.

-Sergiyi kavramsal bölümlere ayırarak izleyiciyi “Güzergâhlar”dan başlatıp “Belirsizlik” ile biten bir akışa yönlendiriyorsunuz. Bu aşamalı anlatı yapısını tasarlarken, izleyicinin fiziksel bir mekândan geçerek aynı zamanda duygusal ve zihinsel bir hafıza inşasına dahil olmasını nasıl hedeflediniz?

Berfin Hanalp: “Sınır Hafızası’’ sergisi bir yol hikayesine de götürüyor bizleri. Göç başlı başına hem fiziksel bir yolu hem de hayat yolunu anlatıyor. Sergi planında Güzergahlarla başlayan akış bizi göçün başladığı ana götürüyor. Tam olarak sergide vurgulamak istediğimiz kimsesizlik meselesinden hareketle bu insanların aslında geçmiş yaşamlarını, değersizleştirlen hayatlarının aslında öyle olmadığını ve bunun bir öncesi olduğunu gösteriyor. Belirsizlik tüm göçmenler için ortak bir mesele. Çünkü yollar, zorluklar ve sonraki yeni yaşam, yeni normaller, varmadan tahmin edilebilecek şeyler değil. Bizde sergiyi dolaşırken izlemekten çok duygudaşlık kurmak ve özneleri anlamaya yönelik bir kurguyu, bu motivasyonla hazırladık.

-Fotoğrafların yanına “Sitayeş’in Hikâyesi” başlıklı illüstrasyon çalışmasını yerleştirerek göçün cinsiyetine odaklanıyorsunuz. Belgesel fotoğrafın gerçekliği ile çizimin imgesel gücünü birleştirmek, serginin bütününde kadınların görünmez kılınan göç deneyimini temsil etme amacınıza nasıl bir derinlik katıyor?

Berfin Hanalp: Sitayeş’in Hikayesi benim geçtiğimiz yıllarda göçmen kadınlarla yaptığım sözlü tarih çalışmasının illüstrasyonlara dönüşmesinden ortaya çıktı. Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin desteğiyle gerçekleşen çalışmayı Nazlı Cem çizdi ve 4 dilde basabildik bu çalışmayı. Sitayeş gerçek bir karakter ve feminist bir kadın. Onun Afganistan’dan Van’a uzanan ‘’yalnız kadın’’ olarak deneyimlediği bu göç yolculuğu sergi için çok önemliydi. Çünkü bu kadar ağır bir meselenin son durağı neşeli bir güçlenme hikayesine uzandı. Tam olarak serginin bütününde hakim olan’’ kimsesizlik’’ iklimi bize göçmenlerin kimsesiz olmadığını Sitayeş’in diğer kadınlarla kurduğu dayanışmayla gösterdi.

-Kimsesizler Mezarlığı” gibi hassas bir konuyu Tariria gibi kamusal bir sanat merkezinde temsil ederken, estetik ve gerçeklik arasındaki o ince çizgiyi nasıl korudunuz? İzleyiciyi sadece pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp, bu kolektif acının bir “tanığına” dönüştürmek için hangi küratöryel süzgeçleri kullandınız?

Berfin Hanalp: Göç ve göçmen ölümleri hepimizin gerçekliği ve yanıbaşımızda yaşanan meseleler. Yaklaşık 5 yıldır göç üzerine çalışan bir insan olarak buradaki hak ihlallerini ve gerçekliği görmekte zorlandığımız düşünüyorum. Sınır Hafızası Sergisi bu kadar az konuşulan bir meseleyi konuşma, yaygınaştırma ve hak odaklı olma iddiası taşıyor. Seçilen mekan ve hedef kitle bu sebeple oldukça kritikti. Sergiyle birlikte göçmenlere yönelik hak ihlallerinin görünürlüğünü sağlamak için çeşitli grupların ziyaret ettiği fiziksel olarak da deneyimleyerek gezebileceği bir mekan olması Tariria sayesinde mümkün olabildi. Fotoğrafların kurgusunun yollarla başlaması izleyiciyi de yolda hissettirdi. Mezarlıklarla devam eden akış ardına mezarlıktaki yaşam izlerine götürdü izleyiciyi. Burada fotoğrafların güçlü olması izleyiciyi de duygudaşlık yapmaya davet etti. Ölümle devam eden akış aslında yaşamı da hatırlattı izleyiciye ama belirsizlikle bitiş bize bu yola çıkma halinin ne kadar tekinsiz olduğunu göstererek, izleyiciyi sorularla bırakarak kendince bir son yazmaya davet etti.

-Serginin son bölümünde sınır hattını “cevapsız soruların mekânı” olarak tanımlıyorsunuz. 9-24 Mayıs 2026 tarihleri arasında bu sergiyi deneyimleyenlerin, salonun kapısından çıktıklarında zihinlerinde hangi temel soruyla veya “sessizlikle” evlerine dönmesini umuyorsunuz?

Berfin Hanalp: Temel mesele bu kimliksizlik, insan dışılaştırılma ve görünmezliğin özneleşerek yıkılması. Elbette bir barış ve diyalog alanına dönüşmesini umuyorum. Ölümle yaşam arasında gidip gelen bu hikayeleri biraz daha düşünmeyi ve hak alanına çalışılması gereken bir meseleyi açmak temel motivasyonum.

-Sitayeş’in Hikayesi kapsamında yürütücüsü olduğunuz “Hafızan İpliğe: Kendi Yolunu İşlemek Atölyesi” isimli çalışmanız, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Kadın Çalışmaları Topluluğu’yla birlikte yirmi genç kadınla birlikte gerçekleştirildi. Bu atölyenin kapsamını ve önemini bize anlatır mısınız? Hafıza ve iplik arasında kurulan bu bağ öznenin kendi yolunu ne tür bir pratikle işliyor?

Berfin Hanalp: Sitayeş’in Afganistan’dan yanında getirebildiği tek şey iğne ve ipliği olmuştu ve yine Van’a vardığında dikiş kursundaki kadınlarla güçlendi. Bu yüzden iğne ve iplik onun hikayesinde çok önemliydi. Hikayede göç yolunda tehlikelerden kendini korumak için erkek kılığına giren bir kadın gördük. Bunun gibi birçok hayatta kalma stratejisi vardı Sitayeş’in. Çocukken aldığı askeri eğitim bizi özsavunma meselesine götürdü. Dikiş kursu dayanışmanın önemini vurguladı. Tüm bu verdiğim örnekler ve çok daha fazlası kadınların ortaklaştığı deneyimler. Çünkü Sitayeş’in Hikayesi hem fiziksel anlamda bir yolu hem de hayat yolunu anlattı. ‘’Hafızan İpliğe: Kendi Yolunu İşlemek Atölyesi” nde Sitayeş’in yolunu feminist bir perspektifle düşündük ve kendi yollarımıza çevirdik. Onun için bu kadar önemli olan iğne iplik atölyeyi yaptığım genç kadınlar içinde kendi kişisel hafızalarının somutlaştığı bir yere dönüştü. İpliği kumaşa hatırlayarak işledik. Katılımcılar da tıpkı Sitayeş’in Hikayesinde olduğu gibi, bir kadın olarak hayatta kalma stratejilerini, ataerkil pazarlıkları, güçlükleri ama aynı zamanda dayanışmayla gelen güçlenmeleri hatırlayıp yollarını iğne iplikle işlediler. Bu çalışmalar birleşti ve dayanışmayı hatırlattı, umutla ayrıldık.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir