Lakabından nefret etse de “B sınıfı filmlerin kralı” olarak anılan Roger Corman 1926’da bugün doğdu. Resmi kayıtlara göre 56 film yönetti, yaklaşık 500 filmin yapımcılığını üstlendi. Adının yazıldığı senaryo sayısı en az 50’dir, destek verdikleri bunun birkaç katından fazla. Adını jeneriklere yazdırmadı ama bilinen 45 dolayında rolü var, genellikle küçük roller, Hitchcock gibi görünüp geçtikleri çoğunlukta.
ABD’deki etkisi bu sayıların ötesindeydi. Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, James Cameron gibi yıldız yönetmenlere setlerde ilk şanslarını verdi – Monte Hellman, Joe Dante gibi diğer el verdiklerinin sayısı onlarcadır. Jack Nicholson, Peter Fonda gibi oyuncuları sinemaya başlatan kişidir. Diğer alanlarda eğittikleri de eklendiğinde tek başına okuldu.

Bir de dağıtımcı kimliği var, bence üretici kimliği kadar önemli. 1970’li yıllarda dünya sanat sinemasını ABD’deki tecimsel sinemalara sokan dağıtımcı Corman’dı. Bu filmlerden yapılmış kısa liste, toplamda neyi başardığını anlatır: Bergman’dan Çığlıklar ve Fısıltılar, Fellini’den Amarcord, Kurosawa’dan Dersu Uzala, Alain Resnais’den Amerika’daki Amcam, Herzog’dan Fitzcarraldo, dağıtımını üstlendiği sayısız filmden sadece birkaçı.
Lakabını sevmediğini sık sık söyleyen Corman, nasıl hatırlanmak istediğini özyaşamöyküsüne verdiği adla billurlaştırmıştı: Tek Kuruş Kaybetmeden Hollywood’da Nasıl 100 Film Yaptım? Düşük bütçeli filmleri kısa sürede çekerdi, sette bulduğu kolaylaştırıcı çözümlerle alışılmışın dışında hızlı çalışırdı – bu anlamda “fukara sinemasına inanmam” diyen Kurosawa’nın tam zıddıydı. Sinema yapmak için mutlaka yüksek bütçeye, büyük olanaklara gerek olmadığını kanıtladı; bu bağlamda ABD’nin “bağımsız” sinemacılarına yol açtı – yerleşmiş bir kalıp olduğu için “bağımsız” sözcüğünü kullanıyorum, anlamı epeyce bulanık bir tanımlamadır.

Film çekim tarzının, her efsanede olduğu gibi abartı payına karşı önlem almak kaydıyla, başka örneğini bulmak güçtür. Küçük Korku Dükkânı’nı, efsaneye kulak vermek gerekirse iki günde kotarmıştı – buna kalkışmasının tek nedeni iki günde filmi çekip çekemeyeceğine dair girdiği iddiaydı.
Bütçeyi aşmamak, bir de çekim için belirlenen zaman çizelgesine bağlı kalmak Corman’da takıntıydı. Filmlerinin ilk ve son bölümlerini önce çeker, ortasını arkaya bırakırdı. İş uzarsa orta bölümleri bozar, senaryodan sayfaları yırtmaya başlar, belirlediği sınırların içinde kalır ama filmini perişan etmeyi hiç umursamazdı. Tam bu nedenle, iddialı yapımları yönetmesi için davet edildiği büyük şirketlerle anlaşamamıştı: Corman için Hollywood’un büyük stüdyo yapımları akıl almaz müsriflikti!

Sinemaya hiç kuramsal öğrenimi olmadan girmişti, yönetmenliği sette öğrendi: yapıp bozarak, hele ilk filmlerinde hep bozarak. Başlangıç aşamasında çektiği filmlerin ancak “felaket” olarak nitelenebileceğini kendisi de kabul etmişti. Nedir, zaman içinde hem namı yürüdü hem de eleştirmenlerden övgü almaya başladı. Burada sorulması gerekenler şunlar: Başlangıç noktası yakın diğer efsane Ed Wood’a çok benziyordu ama Corman orada kalmayıp başka bir düzeye nasıl geçebildi? Peşi sıra: Herhangi bir sanat dalında salt sevgiyle (hatta abartalım, aşkla) ya da beceriklilikle çalışmak başarı için yeterli midir?
Corman’ın Ed Wood’dan en belirleyici farkı, çalışırken gelişmesiydi; her filminde daha düzenli, daha incelikli, daha bilinçli oldu. Kült makinesi olarak ardı ardına filmler çekerken sinemanın estetik kurallarını öğrendi. Böyle bakıldığında, ABD’de neden yüceltildiğine ilişkin bir açıklama daha yapılabilir: “Amerikan Rüyasının” güzel örneklerindendi, en alttan başlamış, sıkı çalışmış, fırsatları değerlendirmiş ve yükselmişti, hem de çok!

İzleyiciyi korkutacağına kahkaha attıran canavar filmleri ya da derme çatma dekorlarıyla Turist Ömer Uzay Yolunda ile aşık atan uzay filmlerinden yola koyulup seçkin Poe uyarlamalarına varmak her yönetmenin altından kalkabileceği işlerden değildir – ne kadar çalışkan olursa olsun. Corman’ın sayısı 10’u bulan Poe uyarlamaları, hele Usher Evi, hâlâ en başarılılar arasındadır – meraklısına: Poe uyarlamalarını bir de İngiliz Hammer Film yapımlarından izleyin. Corman yalnızca estetik yönden değil, ayrıca zekâ ve duyarlılık bakımından da Poe’yu büyük yetkinlikle uyarlamıştı. Biraz iddialı olacak, yine de söylemeli, Poe’yu ABD’de derinlikli anlayan enden kişilerdendir.

Bu başarıların ardından B sınıfı filmlerde kalmak Corman’ın bilinçli tercihiydi, istese süperyapımlara dek sıçrayabilirdi. Henüz 1960’larda, sonradan Eastwood’a nasip olan Iwo Jima destanının Corman’a teklif edildiği biliniyor. Nedir, onun derdi hem biçeminde hem de söyleyeceklerinde özgür kalmaktı – “bağımsız” sözcüğünden, az önce açıkladığım neden dolayısıyla bile isteye kaçıyorum.

Az ya da çok bütçeyi alır, geri kalana yapımcıları asla karıştırmazdı. Filmleri üzerindeki denetimi tamdı. 1970’te, en revaçta olduğu dönemde yönetmenliği bu yüzden bıraktı. Bağlı olduğu yapım şirketi, teslim ettiği filmleri kesip biçiyor, Corman’ın onaylamadığı sürümleri dağıtıma sokuyordu. Hemen kendi yapım şirketini kurdu, amacı yapım şirketinden kazandığı parayla kendi filmlerini çekmekti. Heyhat, öyle başarılı oldu ki bir daha yönetmenliğe dönemedi.

Nicelik olarak verimli yapımcılık döneminde de ayrıksı kaldı. Yine B sınıfı filmler yaptırdı, üstelik giderek anaakımdan uzağa kaçarak: Dağıtıma verdiği filmlerin çoğu PG kodunu almıştı, yani yaşı küçük izleyicinin ebeveyn rehberliğiyle izlemesi önerilen sertlikte filmlerdi. Hiç azımsanmayacak sayıda filmiyse R kodu ile gösterime çıkmıştı, yani bunlar 17 yaş altı izleyicinin yanında bir yetişkin olmadan izleyemeyeceği filmlerdi – meraklısına: R kodunun bir üzeri NC kodudur, aşırı şiddet ya da pornografik öğeler içeren filmler, zaten ondan üzeri yoktur, ötesi gösterime giremez.
Adını koyalım, Corman yapımcılığında “istismar” filmlerine yönelmişti. Gelgelelim, Ölüm Yarışı 2000 gibi kült filmleri, diğer deyişle B sınıfı başyapıtlarını üretmeyi başarmıştı.

Gerek yönetmen gerek yapımcı olarak sinema endüstrisinin kalıplarına karşı çıkmakla kalmadı, ABD’nin genel düşünsel yapısına karşı çıktı – bazen aşikâr, çoğu zaman gizli kapaklı. Özyaşamöyküsünde en az kâr ettiği filmi olarak anıyor, siz onu tek zarar ettiği film olarak okuyun, Davetsiz Misafir belirgin bir örnektir. Afrika kökenli ABD vatandaşlarının “medeni haklar” hareketine sinema alanındaki ilk desteklerden biri Corman’dan gelmişti. Güney kasabalarını dolaşıp beyazları ırkçı tepkilere kışkırtan profesyonel bir fitneciyi konu alan film, “kamuoyu oluşturma teknikleri” açısından günümüzde bile incelenmesi gereken bir öyküdür.
B sınıfına has estetik kalıpları kullandığı Davetsiz Misafir, Corman’ın “kahraman” bulunmayan tek öyküsü olarak da ilgideğerdir. Film bu açıdan B filmi kurallarına uymaz ama ne gam, arayana kahraman mı yok: Ünlü Kaptan Kirk/William Shatner’in ilk başrolü bu filmdedir.

Corman film ürettiği süre boyunca nerede ve hangi anda yaşadığının bilincindeydi, kolay izlenmesi yanında bu denli zihin açıcı olmasının nedeni buydu. Yaratıklar, seri katiller, tekinsiz evlerin yanına ırkçı bozguncuları, motosiklet çetelerini, madde bağımlılarını diğer sinemacılardan önce ekleyebildi. Yine de, en pespaye filminde bile bu sayılanları ötekileştirmedi, gösterdiği kartondan canavar olsa da duyarlı kalabildi. Sinema yaşamı şu basit önermeye kanıttır: Herkes başyapıt üretemez ama herkes başka bir yol arayabilir – verili olanla çalışmak yazgı değildir.








İlk yorum yapan siz olun