John Wayne, asıl adıyla Marion Robert Morrison, 1979’da bugün ölmüştü. Lakabı Dük’tü, sette bile herkesin kendisine böyle seslenmesini isterdi. Western türüyle özdeşleşmişti, hatta Western sinemasının görsel tanımı sayılabilirdi.
Stüdyoda dekor taşıma işiyle girdiği sinemada, aslında “çekirdekten yetişme” tanımına en çok uyanlardandı. Oyunculuğunun ilk on yılı B sınıfı ucuz filmlerde üç beş kuruşa kendini göstermekle geçmişti. Bu yılları boşa geçirdiğini kimse iddia edemez: At binmeyi öğrendi, kendine has tutuk yürüyüşü, az sözcüklü konuşma tarzını hep o filmlerde geliştirdi. Bu konuda sinema emekçilerinden yardım aldığını hep söylemiştir – hakbilirliği inkâr edilemez.

Oyunculuk yaşamında yaklaşık 180 filmde oynamış, bunların 140’tan çoğunda başrole çıkmış bir oyuncuydu. Posta Arabası’yla ünlenene dek neredeyse 85 B sınıfı filmde boy göstermişti – boyu 1,92 olduğuna göre boy gösterme deyiminin cuk oturduğu insanlardandır. Bunların 60’ı westerndi. Tüm oyunculuk dönemi hesaplandığında, westernlerin oranı yarıya yakındır. Geriye kalan yarıda da asker/savaş filmleri ve polisiyeler akılda kalmıştır. Şaka yollu söylenir: 10 filmde oynadıysa, bunların sadece ikisinde üzerinde kovboy giysileri ya da askeri üniforma yoktur.
Gelgelelim, üzerinde durulmaz ama Cengiz Han’dan 19. yüzyıl beyefendisine tuhaf rolleri de vardır. Hatta George Stevens’in Hz. İsa’nın yaşamını konu alan filminde tek bir sahne ve tek bir replik için kamera karşısına geçip Roma askeri canlandırmışlığı bile var. Diyeceğim, ya heves ya ticari kaygılarla, rol paletini çeşitlendirmeye çalışmıştı.

Neden hep benzer roller çevresinde kaldı, yanıtlaması en kolay soru bu: Kime seslendiğini çok iyi bilirdi. İzleyicinin kendisinden ne beklediğinin farkındaydı. Wayne denli gişe garantili oyuncu zor bulunur. Dolayısıyla, sette ağırlığını koyup Dük lakabı taşımaya hakkı vardı. “Yılın En Çok Gişe Getiren 10 Aktörü” listesine tam 25 yıl boyunca girmeyi başarmıştı. Kırılması imkânsız bu Hollywood rekorunda, 1949-1974 yılları arasında, 1958 hariç her yıl bu listedeydi. Günümüz rakamlarına uyarlandığında, filmlerinin toplam gişe hasılatı milyarlarca doları bulur. Yoğun çalıştığı dönemde sinemanın dev yapım şirketlerini tek başına ayakta tutabilecek bir oyuncuydu.
Bu gücüne karşın Wayne için kibirli denemez. Oyuncu olarak eski okuldandı, rol ezberleyen, roldeki kişiliğe “girmeye çalışan” oyuncuları sevmezdi ama kimseyi ezmedi. Kanlı Nehir’de düşünsel duruş olarak hiç anlaşamadığı, oyunculuk tarzından aşikâr nefret ettiği Montgomery Clift’in çalışma ahlakını takdir etmiş, bir kez daha çalışmayı kendisi istemişti. Profesyonellik geri dursun deyip Wayne ile çalışmayı reddeden Clift oldu.

Set düzenini asla bozmadı, daima profesyonel kaldı. Saygı duyduğu yönetmenler, örneğin John Ford karşısında asker gibi durduğu söylenir. Ne var, acemi oyuncular ya da kararsız yönetmenlere denk geldiğinde bağırıp çağırmadan ipleri eline alırdı: Yıllarca emek verdiği efsanesine zarar gelmemesi konusunda çok hassastı. Bu hassasiyet nedeniyle Dirty Harry rolünü reddetmiş, sonradan bin pişman olmuştu.
Geçerken soru: Sinemayı, bir sanat olarak bilir miydi? Yanıt, “bilirdi”ye yakın. Bu konuda haksızlığa uğradı. Yönettiği iki film de vasatın üzerindedir. Alamo ve Yeşil Bereliler, düşünsel yönden eleştirilebilir, ahlaki yönleri düşünsel yönlerinden de zayıftır. Nedir, iki filmde de yönetmenliği sınıfı rahat rahat geçer. Yeşil Bereliler, Vietnam’da ABD’nin yapıp ettiklerini tüm gövdesiyle savunmasıyla, o günlerde bile garipsenmiş, giderek ayıplanmış bir filmdir – ABD’de bile! Ama Wayne’in yönetmenliğini uzun boylu kötüleyen olmamıştı. Bunun yanında, oynadığı senaryoya mutlaka bakar, kendi imgesine, haydi efsanesine diyelim, halel getirecek unsurları çekimden önce temizlerdi. Adını senaryo yazarı olarak hiç yazmadı ama elinin kalem tuttuğu da bir gerçek.

Elbette John Ford’un yanında yetiştiğini unutmamalı, ez azından kalfalığı bu büyük ustanın yanındadır. Asıl sinema eğitimini Ford’dan aldı – düşünsel açıdan Ford’un olgunluğuna ve sorgulayıcılığına hiç erişemese de, bu konuya az sonra dönmek üzere. Ford’la birlikte 14 filmde çalıştılar, 1939’daki Posta Arabası’ndan 1962’deki Batı Nasıl Kazanıldı?ya dek. (Özür dileyerek ufak değil büyük bir parantez: Adıyla ideolojisi mükemmel örtüşen bu film ülkemizde Batının Zaferi gibi özüne tamamen ters bir adla oynadı. Bu değişiklik ideolojik örtmece amacıyla yapılmışsa, yapanların zekâsına cidden saygı duyuyorum!) Bu 14 filmin 10’u westerndi. Diğer western yönetmenleri, en saygıdeğerleri bile, bu ikilinin yazdığı kurallara göre davrandı – öykünürken de karşı çıkarken de.
Western dediğimiz tür tamamen ABD’ye özgüdür. Bu tür Batı’nın vahşi topraklarının fethi öyküsüdür, epeyce dindarlık ondan da çok kapitalizmin toprak hırsını anlatan. Ford bu söylencesel öykünün bileşenlerini, sinema diliyle trüklerini inşa etmişti: Bâkir ama tehlikelerle dolu yaban topraklar, beyazadamın sorgulanamaz uygarlığın temsilcisi (belki ajanı) olarak ilerleyişi, küçük ve kadın eli değmiş evlerle simgelenen fetih. Wayne sinemada işte o uygarlık temsilcisiydi.

Wayne bu rolden çok mutlu oldu, hep öyle anılmak istedi. O rolleri sadece oynamadı, ABD’nin varsayılan “uygarlaştırıcı” değerlerine daima gönülden inanmış bir milliyetçi olarak yaşadı. 2. Dünya Savaşı’nda çok çocuklu olması nedeniyle askere alınmadığında karalar bağladı. Yaşamın şakalarından biri: 2. Dünya Savaşı’nda askere gidemeyen bir milliyetçi olarak 1971’de Donanma Şeref Madalyası aldı! Neden denirse yanıt basit: Aslında tüm askerlerden daha fazla savaştı, cephede değilse de sinemada.
Andre Bazin western için “ölümsüz tür” demişti, pek de az olmayan yanılgılarının en büyüklerinden biri. Western değerlerinin aşındığını, anlamını yitirdiğini ilk fark eden, türün kurallarını yazan Ford oldu. Posta Arabası’ndaki Kızılderililerden Cheyenne Autumn’da özür diledi. Zaten o filmden sonra başka western çekmedi.

Wayne farkında değildi ama Ford, ustası olduğu tarzın öldüğünü çok önceleri işaret etmişti. Ülkemizde Çöl Aslanı gibi filmle yine ilgisiz bir adla gösterime giren The Searchers’de, Wayne’e oynattığı rol sinema tarihinin en büyük kırılmalarından biridir. Wayne’nin canlandırdığı eski asker düpedüz ırkçı, geçimsiz, takanaklı biridir. Filmin başında evin dışından gelir, yapacak görevi olduğu için eve kabul edilir, filmin sonunda, görevi bittiğinde eli böğründe kapının dışında bırakılır. Ford o efsanevi kovboyların uygarlığın fedaisi olarak görev yaptığını ama vahşi olanı temizlediklerinde işlerinin bittiğini, uygarlık tasarımı içinde onlara yer olmadığını gözümüze sokar. Onlara kalan günbatımına doğru yapayalnız at sürmektir – tam da Red Kit’in alaya aldığı gibi!
İkilinin bir başka klasiği Sessiz Adam, bu öyküyü tersinden anlatır. ABD’li biri köklerine, İrlanda’ya dönerek uygarlığı yeniden keşfeder, evlenip çoluk çocuğa karışır. Yabandan gelen adam ancak en derin kökte rahat edecektir.

Wayne bu yapısökümün farkında değildi ama kendi efsanesini hep bilinçle değerlendirdi. Yaşlandığında önüne geleni pataklayan rolleri bıraktı, alkolik ve biraz karikatür kovboyları oynadı, kendi efsanesiyle dalga geçerek efsanesini sürdürdü. Ölmesine ramak kalmışken, ölümün eşiğinde bir kovboyu oynayarak efsanesine son bir selam da verdi.
John Wayne’i eleştirmek kolaydır, ABD âşığı değilseniz ondan nefret etmek daha da kolay. Ama sinemayı seviyorsanız, sevseniz de sevmeseniz de kayıtsız kalamayacağınız kişiler var – bunun en bariz örneği John Wayne’dir.










İlk yorum yapan siz olun