Ünlü yönetmen Fritz Lang 1976’da bugün ölmüştü. On altı yıldır film yönetmiyordu, çünkü görme duyusunu neredeyse tamamen yitirmişti. Genç yaşlarından beri gözlerinde sorunu vardı, alametifarikası monoklünü setten sete kartvizit gibi taşırdı. Son yıllarında sinemayla ilişkisi yaşam boyu başarı ya da onur ödülleri almaktan ibaretti, film yönettiği yıllarda yeterince alamadığı ödüllere teselli ikramiyesi niyetine.
Yazının buradan sonrası için uyarı: Lang’ın sinema estetiğine katkıları yadsınamaz önemdedir. Fakat bu yazı onun sanatçı kimliğinden çok kişiliği ve tarihsel süreçlerdeki rolü üzerine odaklanacaktır.
Yönetmenliğini dönemlere ayırmak kolaydır: Hangi ülkede yaşadıysa o ülkede çalıştı, o günün koşullarına uygun filmler yaptı. İlk yıllarında Almanya’da dışavurumculukla başladı, ABD’ye gönüllü göçünde Kara Film türüne geçti, Almanya’ya döndüğünde büyülü gerçekçilikle fantastik arasında bir çizgi tutturdu. Film biçemi pek değişmemekle birlikte anlattığı öyküler zamanla değişti. Sadece ünlü kahramanı, suçluların şahı Dr. Mabuse’yi terk etmedi, bir yinelenen kılavuz öğe (leit-motif yerine kullanıyorum) gibi onun serüvenlerine döndü, son filmi de Dr. Mabuse’nin 1000 Gözü oldu.

1. Dünya Savaşı gazisi olarak hastanede yatarken film öyküleri ve senaryo taslakları yazarak sinemaya başladı. Şansı, Almanya’nın yeni her şeye aç olduğu döneme denk gelmesiydi. Dışavurumculuk Alman sinemasına başka bir soluk getirmişti, genç ve atak sinemacılara açık alan vardı.
Küçük Weimar kentinde kabul edilen anayasaya atıfla Weimar Cumhuriyeti adıyla anılan döneme, Almanya umut ve iyi niyetle başlamıştı. Sinema dönemin aynasıydı: Tarihte ilk kez böyle özgürleşmiş bir toplumun iç dökmesine dönüşmüştü. Nedir, dışavurumcu sinema biçem açısından kopuşuna, uzlaşmaz görünümüne karşın estetik şikâyetnameden ötesine geçemedi. Weimar Cumhuriyeti çürüyüp giderken, sinema çürümeyi aşikâr gösterdi fakat çözüme yönelik hiçbir öneri getirmedi, tersine, çözümsüzlük duygusunu yoğunlaştırdı. Tam bu yüzden, Siegfried Kracauer dönem sinemasını Caligari’den Hitler’e adıyla betimledi, zihin açıcı inceleme kitabı da aynı adı taşır.
Lang hem dışavurumcu sinemanın hem de sesli sinemanın ilk kuşağının yıldız yönetmeniydi. Filmlerinin senaryolarını karısı Thea von Harbou yazıyordu. Bu yıllarda iki Dr. Mabuse filmi, iki bölümlük Niebelungen Destanı, Metropolis ve M – Bir Şehir Katilini Arıyor’la çok önemli filmler kotardı. Günümüzde klasik sinemanın burçları kabul edilip çok saygı gören bu filmler, zamanında çok az gişe yapmıştı. Lang’ın çok yüksek yapım maliyetleri nedeniyle, bu saygın filmler felaket düzeyinde zarar etti.
Zarar konusu yalnız Lang değil, Alman sinemasının Nazilerle serencamına yön verdiği için önemli. Weimar döneminde, UFA kısaltmasıyla bilinen bir devlet yapım şirketinin sağladığı bütçe ve stüdyo olanaklarıyla film üretiliyordu. Devlet demişken akla Sovyet sistemi gelmesin, UFA’nın amaçları arasında kâr etmek de vardı.

Lang’ın özellikle Metropolis’le uğrattığı zarar öylesine büyüktü ki, zaten ekonomik çöküşteki Alman devleti UFA’yı özel girişimcilere devretmek zorunda kaldı. Şirketin çoğunluk hisselerini satın alan Alfred Hugenberg, Nazi partisinin ortaklarından sıkı bir Yahudi düşmanıydı. Trajikomik işte, güzel ve teknik açıdan öncü bir film yüzünden Nazi ideolojisi Alman sineması hâkimiyetini ele geçirdi.
Söz Metropolis’e gelmişken önemli bir anımsatma: Benim kuşağım dâhil, yakın yıllara dek hiç kimse bu filmin özgün halini izleyemedi, hatta Lang’ın yaptığı filmin ancak özetini izleyebildi denebilir. Metropolis ilk gösterim için teslim edildiğinde 120 dakikaydı. İkinci gösterimde epeyce kısaldı. Nazi iktidarı sırasında bir daha kırpıldı. 1980’lerde Giorgio Moroder’in özgün müzikleriyle eli yüzü düzgün bir sürümü oluşturulabildi – çoğumuzun izlediği film budur. 21. yüzyıl başlarında, her nasılsa Güney Amerika’ya gönderilmiş bir kopyadan, öykü için önemli parçalar bulundu. Bunlar eklense bile, Metropolis hâlâ tam değildir.
Bir de şu: Biraz önce andığım Weimar ruhunun iyi niyetleriyle senarist von Harbou’nun ideolojik örtmeceleri birleşince Metropolis, sanıldığının tam tersine, düpedüz tavşan tersi bir filmdir. Lang’ın şirket batıran tasarımıyla göz alıcı bir yukarıdakiler – aşağıdakiler tablosu çizilmiştir. Böyle bakıldığında Metropolis sınıf ayrımını en keskin gösteren filmlerden biridir. Ne yazık, sadece göstermekle yetinir, sonuç sevenlerin kavuşmasıdır: Zenginlerin oğlu yoksulların kızıyla evlenir, onlar ererler muratlarına biz çıkalım kerevetine, eh, âşıklar birleşince sınıf ayrımıyla ilgilenmenin âlemi yoktur elbette – Ertem Eğilmez’e yaraşır bir son!
İşçi-kölelerle patronun “sevgi ortak paydasında” el sıkışması tam Nazilere uygun, onayladıklarını hemen belli ettikleri bir çözümdü: Filmin sonunda başlangıca kıyasla her şey aynıydı, herkes aynıydı, görünen mutluluk adlı ekran koruyucuydu. Lang yıllar sonra filmin sonunun budalaca olduğunu itiraf edecekti.

M, Lang’ın sesli sinemaya yenilikler kazandırdığı öncü bir filmdir. Dış ses kullanımı, özellikle Peer Gynt oyunundan alınan ıslık melodisi büyük özgünlüklerdir. Film Lang’ın başyapıtlarından biridir, gel gör ki, onda da ciddi etik bulanıklık vardır. Küçük kız çocukları öldüren bir seri katilin öyküsü, giderek polise güvenilen ama hukuk düzeneğine hiç güvenilmeyen bir anlatıya dönüşür. Suçluyu yakalamak ve cezasını vermek için kentin suç dünyası örgütlü çalışmaya girişir. Lang önce suçları derecelendirip vicdanlı – vicdansız suçlu ayrımı yapar, derken örgütlü çalışmayı yüceltip sonuçsuz kalan emeği küçümsemeye varır.
Lang burada Nazi ideolojisine bir adım daha yaklaşır. Aşırı uçtaki bir kişi ya da olay üzerinden hem bireylerin hem toplumun kendini savunamadığını, biçimsel düzeneklerin sınırları ötesine geçmiş bir örgütlenme ile suçun yok edilebileceğini ima eder. Yönetmen farkında değildir, karısının senaryoları Nazi hâkimiyetine giden yolda mıntıka temizliği yapmaktadır.
Sonrası Dr. Mabuse’nin Vasiyetnamesi ile gelir. Artık Naziler Almanya’da hâkimiyet sağlamaktadır. Film “ulusal değerlere zararlı” görülerek yasaklandı. Bu suçlamaya o yıllarda maruz kalanın akıbeti az çok bellidir ya, Lang’a dokunan olmaz. Viyana doğumlu, kökeni biraz sakıncalı bir sanatçı nasıl paçayı sıyırdı diye sorulursa yanıt kolay: Karısı von Harbou Nazi partisi üyesi, inanmış bir faşistti. Bu Lang için kalkandı, ne var, uzun süre güvenilecek bir kalkan değil.
Lang’ın anlatmaya bayıldığı bir hikâyeye göre, filmlerini çok beğenen ünlü Propaganda Bakanı Joseph Göbbels onu makamına davet eder. Yönetmene övgüler yağdıran Bakan, ona tüm Alman sinemasının başına geçmesini, artık Nazi sineması diyebileceğimiz heyulayı yönetmesini teklif eder. Anlattığına göre, teklifi kabul etmek geri dursun Almanya’dan kaçmayı kafasına koyan Lang, Göbbels konuşurken bankadaki parasını çekme tasarıları yapmaktadır. Göbbels’in efsanevi gevezeliği bitmek bilmeyince bankaların kapanma saatinden geçe kalır, o gece maddi birikiminin çoğunu ve karısını Berlin’de bırakarak Paris’e giden ilk trene atlar, olay mahallinden uzaklaşır.

Bu hikâye çok anlatıldı, Lang üzerine yazılanlarda hâlâ yinelenip durur. Ne yazık, gerçeklerle bağı yok denecek kadar azdır. Lang’ın Paris’e yerleşmeden önce Almanya’ya birkaç kez gidip geldiği, tüm mal varlığını Paris’e götürebildiği resmi belgelerde kayıtlıdır. Kanıt değil bir de muhkem kaziye: Yaptığı ya da tasarladığı her işi ince ince kaydetmesiyle tanınan Göbbels’in ne resmi randevu defterinde ne de günlük notlarında anılan görüşmeye ilişkin bir atıf vardır.
Lang, çok kısa kaldığı Paris’ten merakla beklendiği Hollywood’a geçtiğinde, Nazilik kuşkusunu üzerinden bir an önce atmak amacıyla bu hikâyeyi ortaya çıkarmış olabilir. Çocukluğunda gezdiği ülkeler listesi, yükseköğrenim diplomaları gibi konularda da Lang hiç güvenilir değildir: Kabul görmek, sonrasında yerini sağlamlaştırmak için geçmişini günün koşullarına göre yeniden yazmaktan hiç çekinmemiştir. Biraz paparazzilik de katalım: Polis kayıtlarına intihar olarak geçen bir olay, ilk karısının ölümü de epey şaibelidir. Lang bu soruşturmadan ününü kullanarak biraz “kolay” kurtulmuştur.

Hollywood yapımcılarının dört gözle bekledikleri Avrupalı yönetmenler listesinde, Lang en üst sıralardaydı, hele M’den sonra. Onu hemen polisiye öykülere, o günlerde serpilmeye başlayan Kara Film türüne yöneltmek istediler. Lang o malum kaçış hikâyesini anlatırken bir yandan kendince alışma-öğrenme devresi geçirdi: ABD hukuk sistemini, özellikle mahkemeleri inceledi.
Kimileri şanslıdır, Lang çok şanslılardan biridir. Nasıl yönetmenliğe başladığında Alman sinemasında uygun koşullar varsa, Hollywood’a geldiğinde de uygun koşullar vardı: Kara Film yükselişteydi. Suç öyküleri, yazgının karamsar yorumu, meşum kadınlar geçer akçeydi. Bu öyküleri anlatmayı iyi bilen Lang, dışavurumculuğun karanlık estetiğini Kara Filmlere hemen uyarladı – daha güçlü öyküler anlatanlar vardı ama salt görüntü estetiği açısından bakıldığında dönemin en güzel birkaç filmini Lang yönetmiştir.
Beri yandan, Lang’ın Hollywood günleri, bu her şeyin denk geldiği başlangıca karşın günlük gülistanlık geçmedi. Alman tarzı dersek herkesin az çok anlayabileceği sertliği ve geçimsizliği ABD’de sorun oldu. Monoklünü takıp sete geldiğinde, emekçilerden başroldeki yıldızlara dek eziyet eder, anlamsız çekim yinelemelerine girişir, film çekimini işkenceye dönüştürürdü.
Oysa güzel başlamıştı. Hollywood’daki ilk filmi Öfke, M’in başka yönden tamamlayıcısıydı. ABD’de vakaıadiyeden olan linç üzerine kurulu Öfke’de, kalabalık adaleti yerine getirmek isterse haklı olabilir mi, sorusunu işledi. Ne yazık, daha bu filmden başlayarak Hollywood’un anayasasıyla tanıştı: Filme son halini yapım şirketi verir, yıldız yönetmen de olsa, ne kadar itiraz ederse etsin yönetmenin gösterime giren film üzerinde söz hakkı yoktur.
Ona Western de yönettirdiler, kimse başaramadı diyemez. Nedir, hayal ettiği bu değildi. Yapımcılarla itişip kakışmayı hiç bırakmadı ama istediği Avrupa tarzı tek adamlığı asla elde edemedi. Huysuzluğu (daha doğru deyişle egosu) o denli yüksekti ki, kendisi gibi Nazi yönetiminden kaçan Bertolt Brecht’le bile sorun yaşadı. Birlikte hazırladıkları Cellatlar da Ölür filmi, Brecht – Lang – yapım şirketi üçgenindeki çekişmelerde başlangıç noktasından tarifsiz uzaklaştı, sonuçta Brecht adının senaryo yazarı olarak geçmesini istemedi, “düşüncesinden yola çıkılan kişi” olarak anılmayı yeterli buldu.

Yıldızlık konumundan, hatta sözü edilir filmler yönetmekten giderek uzaklaşan Lang Avrupa’ya 1950’li yıllar biterken, Federal Almanya’da sistem tam anlamıyla yerleştikten sonra döndü. Hollywood’dan sıdkı sıyrılmıştı, koşullar daha yoksul olsa da Avrupa’da çalışmak istedi. “Göbbels’in elinden kaçan adam”, namlı bir Nazi karşıtı olarak döndüğü Almanya’da ilk çektiği film ne oldu dersiniz?
Savaşın sonuna dek parti üyesi kalmış eski eşi von Harbou’nun gerçekleştirilememiş bir tasarısını filme çekti. İki filmlik bu tasarı Hindistan’da geçen masalsı bir öyküydü – Lang Niebelungen günlerine dönmüştü. Ardından yine Dr. Mabuse. Lang son filminde yine karar değiştirmişti: Toplumun ancak sıkı örgütlenerek korunabileceğini anlatan kişiden sıkı örgütlenmiş düzeneklerin insanı ezeceğini anlatan kişiye gelebilmişti, iki ülke ve dört değişik ideoloji altında yaşadıktan sonra.

Sonrası körlük nedeniyle zorunlu emeklilik. İlginçtir, Lang emeklilik günlerinde yine ABD’ye döndü, villasında Amerikan rüyasını gerçekleştirmiş birinin refahı içinde yaşadı. Bir gözü korsan gibi bantlı, geçmişine ilişkin efsaneleri anlatarak, belki anlattıklarına artık kendisi de inanarak.
Fritz Lang’ın sanat yaşamı yetenekli, kesinlikle öncü ama kendi yazdığı efsanesinden temizlendiğinde, siyasal bilinç açısından kör bir yönetmenin nihayet bilinç kazandığı ama artık gerçekten kör olduğu bir öyküdür.

*10 april 1969














İlk yorum yapan siz olun