ABD’de yapılan yakıştırmayla “ayaklarından büyük gözlü Türk güzeli” Sevim Burak 1983’te bugün, yılın son günü ölmüştü. Ardında çetinceviz metinler bıraktı. Kıyısına ilişmesi zor metinleri, küçük ama tutkulu bir okuyucu grubunca hâlâ tekrar tekrar okunuyor.
“Çünkü, benim yazdığım biçimde bir yazar için, dünyayla alışveriş kurmaya imkan yok”
Mektuplarından yaptığım bu alıntıda Burak’ın yazım tarzına sadık kaldım, dolayısıyla imkan’da şapka yok. Dünyayla alışverişi olmayan, yazım kurallarını hatta alışıldık sözdizimini umursamayan bir yazarı açıklamaya kalkışmak kibirden ötesidir herhalde. Bu nedenle, yazının gerisini mütevazı bir anlama çabası olarak okuyun lütfen.

En bilinen kitabı Yanık Saraylar altmışlı yılların tam ortasında yayınlandı. Çağının ötesinde bir kitaptı demek tam doğru olmayabilir ama şu kesin: doğduğu zamanın kitabı değildi. Toplumsal gerçekçiliğin mutlak hüküm sürdüğü, edebiyata görevler-sorumluluklar yüklendiği bir dönemde yadırganması doğaldı. Burak’a asla istemediği açıdan yaklaşıldı, ne anlattığına bakıldı, nasıl anlattığına değil. Eh, konu odaklı okunduğunda Yanık Saraylar’da azınlıklardan başkası bulunamadı. Hâlâ izleri görülür, altmış yılın ardından bile Burak’ı “İstanbul azınlıklarının yazarı” diye yaftalayan değinilere rastlamak mümkün – bunu öne sürenlerin Afrika Dansı’ndaki öyküler için söyleyecek sözü yok elbette, “edebiyatımızda Nijerya’nın sesi olmuş yazar” diyemeyeceklerine göre!
Sevim Burak’ı karşılaştığı büyük sevgisizlik karşısında savunanlar eksik olmadı: Murat Belge’den Doğan Hızlan’a, Selim İleri’den Murathan Mungan’a dek olumlayan, inançla arkasında duran, hayranlıklarını açıkça söyleyen de az değildi. Salâh Birsel, Burak’la o yıllarda söyleşti, ses kayıtları aldı. Ses kayıtlarını tıpkı Burak gibi “montajladı” ve eseri üzerine eleştiri yazmaktan daha değerli bir iş kotardı: Salâh Bey Tarihi’nin son cildinde, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi’nde Burak’a özel bir bölüm ayırdı. Paylot adlı bu bölüm, sağda solda göreceğiniz Sevim Burak yaşamöyküsü incelemelerinin temelini atmıştır.

Burak sözcükleri yazar, koparıp yine birleştirirdi. Elinde iğne, sözcükleri teker teker perdelere raptettiğini, onları seyrettiğini, tatmin olana dek yerlerini değiştirdiğini söylerdi. Uzun mu uzun süren bu işlem sonucunda fazlalıkların elendiğini, öyküsünün ya da kendisinin de yeğlediği deyişle metninin oluştuğunu birkaç yerde anlatmıştır. Dur durak bilmeyen bu kurgu yöntemine montaj derdi – uzaktan uzağa, kes-yapıştırla fanzin imalini andıran bir yöntem.
Montaj sonsuza dek sürebilirdi, Burak için kendi diliyle “her türlü montaj mümkün”, “yüzüncü kez yazmak” doğaldı. Öykülerindeki tekrarlar, metinlerini bir de tiyatro oyunu olarak yeniden yazması hiç şaşırtıcı değil. Belki öykülerindeki nakarat duygusunu veren de budur. O karmakarışık sesler arasındaki düzen Burak’ın kendi söyleşine eşlik eden, yine onun sesinden gelen “arka vokaldir” – binbir özürle, arka vokal için uygun ve anlaşılır Türkçe karşılık bulamadım.
Meslek olarak yaptığı terziliğinden mülhem, sözcükleri teyellerdi Burak. Metinlerini yüksek sesle okursanız, sözcüklerinin belirgin bir ses ritmiyle ilerlediğini fark edebilirsiniz. Ses ritmi bozulmasın diye gerektiğinde noktalama işaretlerinden feragat eden Burak, ses öbeklerini / işaretiyle bölmeyi de denemiştir.

Türk edebiyatında yaptığı en büyük yenilik, tam burada biçimlendi: yazıyla yetinmedi, yazdığının resmini de çizdi. Yazısını derinleştirmek için görselliği de bir dil olarak ekledi, konuşmanın jest ve mimiklerle desteklenmesi misali. Büyük–küçük harf kullanımından satırları kırıp bölmeye, sayfanın ortalık yerinde çift sütuna geçmeye dek, görsel montajı metnin bir parçası yaptı. Müzik gibi: Nota kâğıdında salt notalar olmaz, diğer işaretler de notalar denli değerlidir. Sevim Burak’ın metinlerindeki ses örgüsü, harflerin sınırından taşan bu sesli-görsel ritim, onun tiksineceği bir benzetme yaparsam, hiyeroglifin müziğidir.
Geçerken, geçmişte kalan bir tartışmaya taraf olmayı göze alacağım. Sevim Burak’ın bir zamanlar Nisan Yayınları’nda yapılan toplubasımında, Bülent Erkmen sayfa düzenine bir yorum getirmiş ve Burak’ın metinlerindeki görselliği değiştirmişti. O dönem epeyce tepki çeken bu denemeyi, örneğin yabancı dilden herhangi bir metni Türkçeye çevirmek gibi, Erkmen’in Sevim Burak’ı çevirmesi olarak göremez miyiz?

Bu denli yoğun çalışan, esinlenmeyi değil emeği odak almış bir yazarın daima yazması beklenir. Oysa Burak iki kez kendini yazmaktan sürgün etmiş, on yılı aşan aralar vermişti. Ellili yılların başında Peyami Safa’nın rahleitedrisatından geçtiği başlangıç döneminden sonra ilk uzun arayı verdi. Okuyucuyu sürprizlerle şaşırtmayı deneyen klasik, doğruyu söylemek gerekirse bir yere varacak gibi görünmeyen bir avuç öykü yayınlayıp sessizliğe çekildi. Buradan hangi çalışmayla, nasıl mucize bir yolculukla Yanık Saraylar’a ulaştığını bildiğimce hiç açıklamamıştır.
Yanık Saraylar’la umduğu kabulü görmeyince yine on yılı geçkin ikinci yazı sürgünü. Döndüğünde öyküler, oyunlar, son halini asla veremediği bir roman taslağıyla ölümüne dek kesintisiz çalışma. Ford Mach 1 adlı roman taslağı orasından burasından yazılmış, çatı kurgusu hep ertelenmişti – tıpkı ustası saydığı Kafka’nın bitiremediği romanları gibi.
Mektuplarında “Sait Faik Edebiyatı’nı bitirdim” diye böbürlenmişti. Bu bir iddia olarak kenarda dursun, Sevim Burak Türk edebiyatında yeni, her gerçek yeni gibi zor bir yol açtı.
Yazan: Yekta Majiskül







İlk yorum yapan siz olun